Yönetmen Günceleri #2 / Japon Sinemasının İmparatoru : Akira Kurosawa

Cumartesi, Haziran 07, 2014 0 Comments


İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir; aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir. Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz. Bir sinema özdeyişine göre, yangını ve suyu birlikte geçmelidirler. Gerçek bir film ancak böyle yapılabilir ve güç büyük ölçüde senaryodadır.”
Akira Kurosawa
Japon sinema sanatının en büyük ustalarından biri olan Akira Kurosawa, yaşadığı dönem itibariyle 2 büyük dünya savaşına tanıklık etmiştir. Tam da toplumsal bir değişim ve dönüşümün ortasında çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşayan ve bu değişime tanıklık eden usta
, Japon toplumu üzerindeki batı etkisiyle yaşanan kültür erozyonu ve kimlik bunalımının etkilerini gözlemlemiştir. Tüm bu yozlaşmalar içinde insanı insan yapan değerlerin zaman, mekân, şartlar ve kişiler değişse bile aynı kalacağını ve değişmeyeceğini en sade haliyle beyazperdeye taşımayı başarmıştır. O dönem Japon toplumunun içinde bulunduğu yenilmişlik hissi, atom bombası felaketiyle birleşince batı kapitalizmine karşı bayrak açmış ve yapımcısı ve yönetmeni olduğu filmlerde kendi tarihlerini ve değerlerini başarıyla yansıtmıştır.

1910 yılında 7 çocuklu bir ailenin en küçük bireyi olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluk döneminde en etkilendiği kişi, bir Japon sessiz sinema anlatıcısı (benşi) olan ağabeyi idi. Bu sayede pek çok klasik oyunu izlemiştir ve bir süre resimle uğraşmıştır. Ağabeyinin intiharıyla sarsılan Kurosawa, sinema dünyasına yardımcı yönetmen olarak adım atmıştır. İlk filmi Sanjuro (Büyük judo efsanesi) filmini 1943 yılında yönetmiştir. Bu filmden sonra 1950 yılına kadar birer yıl arayla çektiği 6 filmle Japonya’nın en önemli yönetmenleri arasına girmeyi başarmıştır.


Usta’nın dünyaca tanınması ise, Venedik film festivalinde en iyi film ödülünü alan 1950 yapımı Rashamon isimli filmdir. Bir haydutun ormanda bir samurayı öldürüp, karısına tecavüz etmesi ve olayın mahkemede haydut, bir ruh çağırma seansıyla ruhu çağrılan samuray, tecavüze uğrayan kadın ve tüm bunları izleyen bir oduncu tarafından farklı farklı anlatılması, gerçeğin görece bir kavram olması üzerine getirdiği anlatım ve yorum etkileyici bir yorum olarak dikkat çekmişti. Bu filmde kullanılan yeni çekim ve anlatım teknikleri de Kurosawa’ya uluslararası düzeyde bir başarı getirdi.

Sonrasında edebiyat uyarlamaları üzerine yoğunlaşan usta, Dostoyevski’nin 3 ve Shakespeare’in 3, Gorki’nin 4 eserinden ilhamla eserlerde ana fikri oluşturan konuları kendi tarihi dokusuna ve Japon insanına adapte ederek pek çok yönetmene esin kaynağı olmuştur. Örneğin Yedi Samuray; Yedi Silahşöre, Saklı Kale; Yıldız Savaşlarına, Koruyucu ise Bir avuç dolar için filmlerine kaynaklık etmiştir. Filmlerinde konu olarak daha çok Japon tarihinin önemli bir figürü olan samurayları öne çıkararak içinde bulundukları hassas ortamda kültürel yozlaşmanın etkilerini azaltmaya çalışmıştır. İlk filmlerinde Japon hükümetinin kontrolünde çektiği filmlerde milliyetçi temalara rastlanıyordu. 2. Dünya savaşı sonrası ise aşırı baskılar ve sansür sebebiyle bir süre filmlerinin gösterimi yasaklanmıştır. Filmlerinde derin psikolojik tasvirler vardır.

Bizim ülkemizde de son zamanlarda Zeki Demirkubuz’u gerek edebiyat uyarlamalarından esinlenerek çektiği filmlerdeki sade ve akıcı anlatım, güçlü senaryo dili, derin psikolojik tasvirler sebebiyle Akira Kurosawa’ya benzetiyorum.

Kurosawa' nın Sinema Üzerine Düşünceleri


(...) Sinemayı seviyorum, iyi filmler yapıyorum, bu da bana yetiyor. Şüphesiz yaratıcının törel sorumluluğu sorununu da göz önünde bulunduruyorum, ama pek aydınlık, pek bilinçli bir tarzda belirtmeksizin. Bu sorumluluk duygusu bende bir Japon olarak ve bir insan olarak doğuyor. Bu duygu, farkında olmaksızın, ben bilincine ermeden filmime giriveriyor. ( ... ) Bende bilinçli ve isteyerek meydana gelmiş bir bağımlılık yok. Bağımlılık bende hiç bir vakit bir karar sonucu değil. Siyaset benim için çok önemli, ama bir insan olarak, bir yurttaş olarak; yoksa sinemacı olarak değil.

Bana kalırsa, yapıtlarımda iki eğilim var. Bir gerçekçi eğilim (Norainu-Kuduz Köpek, Ikiru-Yaşamak), bir de sanatçı eğilim (Shichinin no samourai-Yedi Samuray, Kumonosu jo-Örümcek Şatosu). Yapıtımda bu iki eğilim var. Ama ikisi de ben farkından olmaksızın, kendiliğinden doğuyor. Ben kendimi gerçekçi saymıyorum. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ya, değilim. Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bundan dolayı gerçekçi değilim zaten. Öyle sanıyorum ki, filmlerimde bazan kıyıcı sahneler bulunuyorsa, bu gerçekçilikten değil de zayıflığımdan ileri geliyor. Gerçekte yufka yürekliyim ben.

(...) (Sinemaya) film çevirmediğim vakit çok sık giderim. Sinemaya kapanır, hemen hemen her oynayan filmi seyrederim. (...) Bana en çok şey veren yönetmenler mi? Bergman, Visconti, Antonioni, Fellini, Wajda, John Ford, Richardson... ve Fransız Yeni Dalga’sı... Japonlara gelince, Ozu ile Mizoguchi’nin ölümünden beri artık kimseyi seyretmiyorum. Genç Japon sineması yabancı sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki aşk ilişkileri, Fransa ya da İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde kopya ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek yaşamlarında öykünüyorlar. Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu yönsemeye karşı koyamadı. Ben işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle nô) temeline sahiptim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim. Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızm, değerlendirmemi, bana en iyi gelenini, en uygun düşenini soğurmamı sağladı. Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden tamamıyle yoksundurlar. Oysa, bana göre, kişisel bir yapıt meydana getirmekte en önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak. Kök salmış olmak.

(...) (Filmlerde senaryodan kurguya kadar) Her şeyi kendim yaparım. Ama bana en önemli görünen, senaryonun hazırlanmasıdır. Senaryo, filmin yapısı, iskeletidir. Yapı çok sağlamsa, rahatça görüntü eklenebilir. Hiç bir vakit dağınıklığa, gevşekliğe yol açmaz bu. Ya da, daha doğrusu, iyi bir senaryo olduğu vakit, şişirme olanaksızdır. Yönetmenin bir sürü işe yaramaz görüntü kattığı olur, ama bunun nedeni, yapının daha başlangıçta sağlam olmamasıdır. Kurguya gelince, en önemlisi kesmektir; en önem verdiğiniz, sizden en çok çaba isteyen sahneleri bile kesmektir. Sahneye iyi değilse, yani bütünle uyuşmuyorsa, hiç acımadan kesmek gerekir. (...) Ham maddeleri çeviriyorum ben, bunları sonradan birleştirmem gerekir. Kurgu malzemesi çeviriyorum. Demek ki, kurgu ile çevirim birbirinden çok değişik iki şey. Bir senaryo yazmaya başladığımda, filmin yapısını düşünmem. Japonya’da genellikle, sahneleri bölüm bölüm hazırlarlar: Önce birini, sonra öbürünü çevirirler. Bense birinci sahneyi yazarım, sonra kendimi düşgücüme bırakıveririm. Sahne büyür, değişir, dönemeç alır...


Bana göre, bir film her şeyden önce görüntülerin ve sesin bireşimidir. En uyarıcı, gerçekten ürperdiğim an, sesi eklediğim andır. Şüphesiz sesi seçmeden önce, sahnenin şu ya da bu sesle meydana getireceği etkiyi tartarım, tasarlarım. Ama sesin bütün tahminlerimi aştığı, bir sahnenin etkisini iki katma çıkardığı da olur. Evet, o anda, ürperirim... Beni özellikle ilgilendiren müzik değildir; somut, gerçek seslerdir. Örneğin, çok hüzünlü bir sahneye neşeli bir şarkı eklenirse, hüzün olağanüstü bir güç kazanacaktır, ama gerçekte ben hayatın en yaygın seslerine büyük bir önem veririm. Evet, ses konusunda çok titizim.

(Alıntıdır)

Çeviren: Nijat ÖZÖN
Türk Dili Sinema Özel sayısı Ocak 1968 Sayı:196 s.435-437

Kurosawa Filmografisinin En İyi 10 Filmi

Japon Sinemasının imparatoru Akira Kurosawa, uzun sanat yaşamında imza attığı 30 filmle derin izler bıraktı. Kariyerine 40'lı yıllarda başlayan büyük usta en parlak dönemini 50'lerde yaşadı. Kurosawa filmlerini ikiye ayırabiliriz. Birincisi, hayatından izler taşıyan gerçekçi dramlar ikincisi ise Japon kültürü ve tarihinin birer izdüşümü diyebileceğimiz tarihi\epik filmlerdir. Edebiyata düşkünlüğüyle bilinen Kurosawa bir çok uyarlama yaptı. Dostoyevski'den Budala, Maksim Gorki'den Ayak Takımı, Lev Tolstoy'dan İkiru ve tabi Shakespeare uyarlamaları. Filmlerinde; fedakarlıklar, İntikam, aşk, dayanışma ve umut gibi belli başlı temaları işleyen Kurosawa'nın en iyilerini seçmek hiç zor olmadı benim için. Listedeki filmlerin yarısının ustanın 50'li yıllara ait başyapıtlarından oluştuğunu belirteyim.

1- Seven Samurai (1954)
Özet : Usta Samurai Kambei'nin cesareti ve fedakarlığına şahit olan bir grup köylü ondan sürekli olarak haydutların baskınlarına uğrayan köylerini korumasını isterler. Kambei bu isteği herhangi bir çıkarı olmamasına rağmen kabul eder ve ilk olarak kısa süre sonra müridi olan genç samurai Katsushiro'yu, ardından da güç kullanmaya meraklı bir samurai olarak görünen, fakat sonradan bir çiftçinin oğlu olduğu ortaya çıkan Kikuchiyo'yu yanına alır. Takımına dört yeni samurai daha ekleyerek köyü savunmaya girişen Kambei köylüler tarafından sevinçle karşılanır ve herkesin sevgisini kazanır; bir süre sonra onlara kendilerini savunmayı öğretmeye başlar. Bu arada haydutlar köyün sınırlarında dolaşmakta ve yeni saldırıları için uygun bir zaman kollamaktadırlar...
10 / 10

2- Rashomon (1950)
Özet : Akira Kurosawa; İlk çıkışını yaptığı 1950 yapımı bu film 1951 Venedik Film Festivali'nde Büyük Ödülü aldı. 1952'de En İyi Yabancı Film Oscar ödülünü alan Rashomon, Akira Kurosawa'nın adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. İnsan ilişkileri, gerçeklik üzerine söylemiyle "Rashomon", sinema tarihinin en etkili filmlerinden biri olmasının yanısıra, Doğu sinemasının bilincine varılmasında da ilk öncü filmdir. Filmde kasabada yaşayan bir kadın, kocası öldürüldükten sonra tecavüze uğrar. Olayı gören bir kaç kişi vardır ve herkes farklı birşey söylemektedir. Kim doğruyu söylemekte, kim yalan söylemektedir? Tecavüz ve cinayetin gerçekten nasıl meydana geldiği ortaya çıkacak mıdır?
10 / 9

3- Dersu Uzala (1975)
Özet20. yüzyılın başlarında bir Rus askeri harita ekibi, Rus uzak doğusunda Mançerya ormanlarında araştırma yaparken, atalarının yaşamından pek farklı olmayan bir hayat süren Dersu Uzala adındaki yaşlı bir avcıyla tanışır. Medeniyetten uzak yaşayan bu kendi halindeki bilge adamı kendilerine rehber olarak alırlar. Yeri geldiğinde ekibin hayatını bile kurtaran başlangıçta küçümsedikleri bu tuhaf Moğol adamdan çok şey öğrenecekler, onun cesareti ve zekası karşısında hayrete düşeceklerdir.Sinemanın İmparator lakaplı büyük yönetmeni Akira Kurosawa’dan Oscar ödüllü inanılmaz bir hayatta kalma hikayesi…
10 / 10

4- Dreams (1990)
Özet : "Düşler" farklı hikayelerin anlatıldığı, birbirinden bağımsız sekiz kısa filmden oluşuyor... "Sunshine Through The Rain", ailesi tarafından dışarı çıkması yasaklanan bir çocuğun, toplum tarafından kutsal sayılan bir günde yaşadıklarını anlatıyor... "The Peach Orchard", insanoğlunun doğaya müdahelesinin yol açtığı sonuçları vurgularken, "The Blizzard"la bir dağda mahsur kalan insanların dramını perdeye yansıtıyor... "The Tunnel", ölümlerinden sorumlu olduğu ölü askerleri bir tünel çıkışında gören adamın dramını anlatıyor... "Crows", ünlü ressam Vincent Van Gogh'un yaşadığı bölgeye ve sanatına dair bir çalışma. Güneşli bir yaz gününde yaşananları "Village of the Watermills" ile anlatan Kurosawa, son iki bölümde ("Mount Fuji in Red" ve "The Weeping Demon") nükleer tehlikenin insanlık üzerindeki etkilerini araştırıyor.
10/8

5- Ran (1985)
Özet : Bu muhteşem film, 'imparator' lakaplı usta japon yönetmen Akira Kurosawa tarafından çekilen, ünlü ingiliz yazar shakespeare'in 'kral lear' adlı eserinin japon adaptasyonudur. Yaşlı savaş lordu krallığını üç ayrı kalede yaşayacak üç oğlunun arasında paylaştırmaya karar verir. Yaşça büyük iki kardeş bu durumdan oldukça memnundur. Ancak en küçük oğlu babasının çıldırdığını düşünmekte ve iki ağabeyinin birbirleri ile savaşmaya başlayacaklarnı düşünmektedir. Bu tahmini sonradan gerçeğe dönüşecektir.
10/9

6- İkiru (1952)
Özet: 30 yılını bir masanın başında mühür basarak ve hiçbir iş yapmayarak geçirmiş olan Bay Watanabe 1 yıldan az ömrü kaldığını öğrenince, o güne dek hiç yaşamamış olduğunu hisseder. Ancak yaşama duygusunu kolay kaybetmeye niyetli değildir.
10/10

7- Yojimbo (1961)
Özet : 1800'lerin Japonyası'da Sanjuro isimli gezgin bir samuray, iki rakip çetenin arasında bölünmüş bir kasabaya gelir. Bir sokak savaşında yeteneklerini sergiledikten sonra, en fazla parayı veren tarafa kılıcını kiralar. Alçak ruhlu ve hain insanlar olan taraflar, Sanjuro'ya ihanet ettikçe o taraf değiştirir. Böylece iki tarafı birbirine kırdırtarak kasabayı bu musibetten temizlemeye başlar. Ancak suç lordlarından birinin kardeşi olan Unosuke kasabaya geldiğinde işler değişir. Zira genç adamın elinde o zaman için görülmemiş güçte modern bir silah vardır: bir tabanca!
10/8

8- The Hidden Fortress/Kakushi-toride no san-akunin(1958)
Özet : Ortaçağ Japonyasında geçen filmde Derebeyliği lordu Yamana'nın, komşusu Akizuki'yi bozguna uğratmasıyla, Akizuki'nin mirasçısı olan prenses Yukihime hayatta kalarak, samuray Rokurota ile birlikte bir kaleye saklanır. Bunun üzerine, Prensesin kabilesine ait olan 170 pound altın külçeden oluşan savaş servetini alıp, Akizukis'in arkadaşı Hayakawa'nın elinde olan komşu vilayetine kaçabileceğini düşünen Yamana altınları sahibiyle beraber yakalama emri verir. Bu olurken altın Tahei ve Matashichi adlı iki düşük rütbeli samuray tarafından topraktan çıkartılır fakat onların bu sevinci Rokurota'ın kızgınlıkla patlamasıyla erken sona erer.
10/8

9- Kagemusha (1980)
Özet : 1572'de Japonya'da sivil savaş hüküm sürmektedir. Bu esnada güçlü bir derebeyi hayatını kaybeder. Yoksul bir hırsız derebeyini öldükten sonra taklit eder ve yerine geçer. Bu zorlu dönemde krallığı birarada tutma görevini üstlenmek zorunda kalır.
10/9

10- Throne of Blood / Kumonosu jô (1957)
Özet Shakespeare'in Macbeth'inin ortaçağ Japonya'sına uyarlaması olan film, imparatorluk-derebeylik içindeki hırs mücadelesini işliyor. Lord Washizu ve Lord Miki, büyük bir askeri zaferin ardından Cobweb ormanında kaybolurlar. Burada Washizu'nun geleceğinde görkemli şeyler gören, Miki'nin soyundan gelecekler için daha da görkemli şeyler tahmin eden gizemli bir yaşlı kadınla karşılaşırlar. Hırslı eşinin de kışkırtmasıyla Washizu İmparator'u öldürmek pahasına da olsa bu kehanetin daha da fazlasını gerçekleştirmek için planlar yapmaya girişir. 
10/8

Enes Biga

Some say he’s half man half fish, others say he’s more of a seventy/thirty split. Either way he’s a fishy bastard.

0 yorum: