The Tree Of Life / Hayat Ağacı

Salı, Ağustos 27, 2013 0 Comments

Mutlu olmanın tek yolu, sevmektir.

      Terrence Malick. Tam 21 yıl aradan sonra, The Thin Red Line filmi ile sinemaya geri dönen ve izleyenlerini bu kadar ara verdiği için isyan ettiren yönetmen. Bu verdiği ara sırasında kendini Tibet diyarlarına attığı ve hayatı yeniden keşfetme dönemine girdiği de söylenir. Kimilerine göre sinema sanatının dehalarından, kimilerine göre ise  tam tersi. Şu kesin ki nevi şahsına münhasır bir sinema ustası. Çektiği filmler, izleyenlerini genel olarak iki tarafa ayırsa da sinema alanında kendine özel bir yer bulmayı başarmıştır. Venedik Film Festivalinde izleyicileri ile buluşan son filmi To The Wonder ile yuhalanmış yönetmen için bu durum sürpriz olmasa gerek. Daha önce de Cannes Film Festivalinde gösterilen The Tree Of Life filmi ile yuhalanmıştı. Üstelik Cannes' dan ödülle dönmüştür The Tree Of Life. Şimdiye kadar çektiği filmlerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Daha önce de söylediğim gibi 70' li yıllarda çektiği iki filmden sonra 20 yıldan fazla bir süre ara vermiştir kendisi. Hoş o yılların acısını çıkarmakla meşgul şimdilerde. Kesin olmamakla beraber çekilmeyi bekleyen üç tane film bekliyor onu. Yönetmen olduğu kadar felsefecidir aynı zamanda. Malick' in felsefeci tarafını bilmek, onun sinema dilinin ağdalı ve sorgulayıcı yanını ortaya koymak açısından önem taşır. Mükemmeliyetçilik belkide onun filmlerinin çoğu kesim tarafından kült mertebesine koyulmasını sağlamıştır. The Thin Red Line filminin senaryosunu 6 yılda tamamlamak ya da filmin ham çekimlerinin 7 saate yakın sürmesi gibi. Her ne kadar az sayıda filmleri olsa da hakkında söylenmesi gereken çok şeyler olan sinema sanatının ustalarından Malick. The Thin Red Line filminden sonra acaba yine bir 20 yılı aşkın süre bekletir mi korkusu konuşulurken Malick, hayata dair kozmopolit olguları kendi yarattığı soyut bir dünyada sorguluyor The Tree Of Life filmi ile.


       Malick' in mistik bir algıyı şiirsel anlatımla birleştirerek çektiği filmleri, arka planına aldığı doğa ile mükemmel sahne yönetimleri eşliğinde başka dünyalar yansıtır sanki. Son filmi ile, hemen hemen her filminde üzerinde durduğu doğanın narşist ve anaç halini filmde ki karakterler(Anne-Baba) üzerinden görmek mümkün. Özellikle The Tree Of Life filmi, Malick' in felsefeci yanının ağır bastığı film olarak değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Filmin oyuncularından Sean Penn, film hakkında şunları söylüyordu; -Ne olduğunu hiç anlamadım! Evet konu Malick ise bu durum şaşırılacak bir konu değil.  Usta yönetmen bir yandan ailevi değerleri sorgularken öte tarafta varoluşun sınırlarını aramaktan kendini alamıyor. Hatta bunun için fi tarihine gidiyor bile diyebiliriz.(Su kenarında bir dinazor!) Sıradan bir Amerikan aile hayatını anlatan hikayemiz, Malick'in ellerinde büyülü bir yolculuğa dönüşüyor. Konu olarak 1950'lerin Amerika'sın da orta halli bir ailenin üzerine odaklanan filmimiz de, O'Brien ailesinin hayatı büyük çocuklarının ölüm haberini almasıyla alt üst olur. Film boyunca nedenini ya da olayın ayrıntısını göstermez Malick bize. İzlerken içinizi kaplayan anlatılmaz boşluk ve sıkıntı hissi filmde de kendini gösteriyor. Sessiz ve içten çığlıklar, acısını içinde yaşayan ve etrafına yansıtmayan dirayetli bir baba ve geri de kalan iki küçük masum çocuk. bu andan itibaren ortaya çıkan ve dizginlenemeyen içten ve haykırırcasına bir Tanrı sorgulaması, daha sonra onu takip eden varoluşun eşsiz bir betimlemesi filmi başka bir tarafa sürüklüyor. Bu noktada Kubrick'in 2001 : A Space Odyssey filmi ile yarışan soyut ve metaforik imgeler izleyenleri bir yolculuğa sürükler. Deneysel bir anlatıma bürünen filmin bazı bölümlerinde metaforik kavramların birbirini kovalarcasına yarıştığı ve varoluşcu sahneler tam usta işi! Bu sahneler tıpkı, arabada giderken bir elinizi dışarı çıkartarak rüzgarla dans etmek gibi. Küçük, sıradan veya anlamsız anlardan belki ama bir o kadar da hayatın içinden ve bizi insan yapan duyguları hatırlatan anlardan.


     Aykırı ve marjinal bir üslup, detaycı ve başarılı bir gözlem ile hayal gücünün birleştiği sahnelerin devamında O'Brien ailesi üzerine yoğunlaşırız. Otoriter ve baskıcı bir baba karşısında bir o kadar naif, muhafazakar ve yumuşak anne vardır karşımızda. Tanrısına bir o kadar bağlı fakat içten içe hep sorgulamaya devam eden bir anne. Öyle ki sonun da Tanrıya - Oğlumu sana veriyorum artık. diyebilecek kadar teslimiyetçi fakat hala sorular içinde boğuşan bir anne.  Bir yanda sancılı ve hararetli bir baba-oğul ilişkisi. Babanın bir nevi Tanrı'yı betimleyen hali ve oğlu üzerinde kurduğu baskı. Babanın  içten içe fakat göstermeden hissettiği sevgi ve koruyucu tavrı. Doğal ve bir o kadar gerçekçi, yanı başımızdaymış gibi bir anlatım ve sahneleme. Yaşanan tüm olumsuzluklara, kavgalara ve zıtlıklara rağmen, tek bir sahne babanın oğluna olan sevgisini aktarmakta yetiyormuş oysa. Çocukların büyüme evresi ve kendi varoluşlarını bulma çabasında karşılaştıkları ilk engel ise oldukça acımasız ve keskin olan, ölümdü. Devamında ise kaybedilen o sıcacık ve içten çocuksu masumiyet! -Çocuk oyuncuların etkileyici ve çok doğal oyunculukları izlemeye değer.- Daha küçük bir çocuk iken su kenarında başlayan varoluşun ve dünyaya geliş amacının sorgulanışı yıllar geçip büyüdükten sonra da devam ediyor çöl ortasında. Pişmanlık ve arayış içinde, sürekli sorgulayarak geçirilen bir hayat var karşımızda. Neden ve nasıl soruları hep karşımıza çıkıyor izlerken. Varoluş ile başlayan ve Tanrı'yı Neden? diye sorgulamaktan kendini alıkoyamayan film, masumiyet ve büyümenin ters orantısını gözler önüne seriyor en baştan. Kötülüğün başlangıcı, masumiyetin yitirilmesiyle mi başlıyordu? Ya da Tanrı ve evren bu kadar kusursuz iken, bizi neden kusurlu olarak yarattı? Neden böylesine kusurlu bir dünyaya beni gönderdi? Filmde ki küçük kahramanımızın cevabını aradığı bazı sorular.


       Sean Penn'in canlandırdığı karakterin arayışı ise eski küçük ama mutlu dünyasının izleri. Kendisinden metrelerce yüksek binaların arasında bıkkın ve mutsuz şekilde gezinmesi, çocukluğundaki masum aile ağacının bir parçasını bulma umuduyla gezmesi gibidir. Belkide filmin en etkileyici anları, küçük Jack'in büyüdükçe geçen zaman içerisinde o çocuksu mutluluğunu ve masumiyetini kaybedişi ve yıllar sonra izlediğimiz Sean Penn ile onu geri arayışıdır. Küçüklükte yaşadığı o hayat ağacının derin ve köklü kollarında yeniden mutluluğu, aile bağlılığını ve sevgisini arayışı çöl sahnesinde bir kapıdan içeri girmesiyle gerçekleşir sanki. Bir adım atmıştır artık o günlerine.  Her ne kadar baskıcı ve huzursuz bir ortamda büyümüş olsa da, en nihayetinde arayıp bulabileceği en büyük anı, küçüklüğünden kalan tek olgu: sevgi. Ailesinin ona, onun ailesine duyduğu sevgi, belkide en büyük mutluluk kaynağıydı. Küçük Jack'in büyük arayışları burada nihayete kavuşmuştur belkide. Annesi, babası kardeşleri de oradadırlar. Evrenin varoluşunu-yok oluşunu ve yaratıcısı Tanrı sorgusunu ele alan ve bunu bir aile üzerinden yorumlayarak kesiştirmeye çalışan filmimiz, verdiği mesajlar ve sorduğu sorularla kendini kısmen de olsa anlatmayı başarabilmiştir.  Malick, diğer filmleri göz önüne alınca çok daha felsefi altyapısı olan ve yer yer kendi hayatını konu edinen bir film ile karşımıza çıkmış.(Malick de küçüklüğünde kardeşini kaybetmiş.) Çocukların oyunculukları gerçekten görülmeye değer. Küçüklük yıllarının anlatımı zaman zaman kendimizden sahneler yakalamamız biraz yönetmen birazda oyunculukların etkisiyle bizlere ulaşıyor.


     Film de ara ara karşımıza çıkan soyut ve imgesel sahneler arasında gezinen lirik görüntüler eşiliğinde karakterlerin son derece gerçekci ve sağlam bir biçimde yansıtılan iç dünyalarına şahit oluyoruz. Tanrı yaratımı olan evrenin kusursuzluğunu gözümüze sokarcasına aksettiren kareler, doğa ve uzaydan manzaralar Malick vari bir anlatımın ürünü tabiki. Anlamsal olarak bazı yerlerde bir bütünü oluşturmakta zorlansa da, filmin ne anlatmak istediğini ve ne yaptığını bilen bir yapısı var. Sonuçta işin içinde Terrence Malick gibi bir usta var. Sinemanın yedinci sanat olduğunu hatırlarsak, The Tree Of Life'ın içi dolu, hatta oldukça dolu bir yapım olduğu aşikar. Sinematografisinin ve özellikle görüntü yönetmenliğinin derslik olduğu, müziklerinin film havasını derinleştiren hali sizi filme biraz daha çekiyor. Klasik müziğin yakıştığı ve yücelttiği ender filmlerden. Lacrimosa'nın enfes tınısı ile film, adeta şiirsel bir masal tadında. Kozmolojik yaratımın ruhsal yolculuğu gayet orijinal ve izlenesi olmuş. Diyalogların enderliği kendini yine gösteriyor, tıpkı Kubrick filmleri gibi tıpkı Tarkovsky filmleri gibi.  Bundan yıllar sonra, belki de Kubrick'in 2001 : A Space Odyssey filmi gibi bizde The Tree Of Life filmini ve onun biçemsel ve deneysel yapısını konuşup hayıflanırız.  

The Tree Of Life - Lacrimosa

Enes Biga

Some say he’s half man half fish, others say he’s more of a seventy/thirty split. Either way he’s a fishy bastard.

0 yorum: