Yönetmen Günceleri #1

Pazartesi, Temmuz 09, 2012 0 Comments

Sinema dünyasının herkes tarafından kabul görmüş en başarılı yönetmenlerinden.Benim için en iyisidir. Hani bazı hikayeler vardır, bir varmış bir yokmuş diye başlayan. Hitchcock ise aynı böyle başlamış sanırım. Çünkü bu insan görünümlü sorunlu canlının başka türlü açıklamasını ben bulamadım. Anlatılana göre baba Hitchcock, bir gün elinde bir kağıt ile oğlunu karakola gönderir. Evet karakola doğru okudunuz. Polis kağıdı okur ve çocugu dogru kodese koyar. Ağlamalar, sızlamalar arasında baba Hitchcock gelir ve ''- yaramazlık yapan çocugun sonu budur!'' diyerek unutulmaz bir ders verir kendince. Hem de ne ders! Bizi belki de Alfred Hitchcock ile tanıştıran bir ders.
''The Pleasure Gordon'' adıyla 1925'de ilk filmini çekmiş ve sinemaya adımını atmıştır. Sorunlu deha sinema için en önemli şeyin sessiz film çekebilmek olduğunu düşünüyordu ilk zamanlar. İlk filmlerini bu yönde çektikten sonra, 1940' da Hollywood'a yerleşir. Öldüğü yıl olan 1980'e kadar tam 66 film çekmiştir. Muazzam bir rakam. Nasıl bir enerji nasıl bir heyecandır ki bu. Atilla Dorsay ile kendi otel odasında yaptığı bir röportajda, aslında biraz değiniyor bu duruma. Konuşmasının bir bölümünde ''-Sinema benim için bir ihtiyaç, başka bir şey gelmiyor ki elimden!'' diyerek, sinemaya ne kadar düşkün ve ona müptela olduğunu belirtiyor. Ama bu sinema manyağı adamı anlatmaya çalışırsal eğer, nevrotik yaşantının doruklarında olan ve bunu gayet ciddi, tonton yüz ifadesi ile saklayan bu arada egosu da vücudu ile orantılı yüksekce olan bir insan, Hitchcock. Gelmiş geçmiş en büyük sinema dehalarından, kimilerine göre(ki buna bende dahilim) en iyisi. Sinema tarihinin en renkli ve en aksi sanatçılarından. Ünlü ressam Ara Güler'de ''- aksi herifin tekiydi.'' diye anlatıyor onu. Filmlerinde kendini göstermesini seven bir adamdı. Buna Cameo adı verilmektedir. Cameo olarak kendini göstermesi ile ilgili olarak ise kendi ağzından şunları söylüyor; ''- Perde de görünmem tamamen yaratıcılık zihniyetiyle yapılmıştı. Perdeyi doldurmak zorundaydık. Fakat bu durum sonradan batıl bir itikata hatta bir ''gag''a dönüştü. Ama oldukça sıkıntılı bir gag oldu; bende artık filmin ilk beş dakikası görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat izleyebilsin diye.'' Böyle de obsesif biri. Mecburiyetten yaptığı bir olayı zamanla kendi kendine takıntı haline getirebiliyor. Çektiği filmlerinin 37 tanesinde bir şekilde görünmüştür. Kimi zaman gazete karesinde kimi zaman otobüs beklerken kimi zaman dekorun ortasına kendini koymuştur. En çok güldüğüm ise ''The Man Who Knew Too Much'' filminde ki sahnesi olmuştur. Kalabalık bir pazar yerinde gösteri yapan akrobatı seyreden yerel giysili Arapları sabit kamera açısıyla çekerken, solda elleri cepte öyle bir giriş yapar ki kendiniz tutamazsınız.

Bu obsesif hali diğer alanlarda da kendini gösterir. Hemen hemen aynı oyuncularla çalışmayı sever yönetmenimiz. James Stewart ve Cary Grant 4'er film ile en çok çalıştığı isimlerdendir. Zaten sarışın fetişti meşhurdur. Başrolde sarışın oyuncu kesin olmakla birlikte bu sarışın hatun kendi gibi donuk ve durgun bir yüz ifadesi ile bilinen aptal sarışın imajının çok dışında portreler çizer. Bu konu ile ilgili ise ''- Filmlerimde hep görmüş geçirmiş sarışınları seçmemin nedenini biliyor musunuz? Biz ancak yatak odasına girdikten sonra fahişeleşmeye başlayan gerçek hanımefendiler peşindeyizdir. Zavallı Marilyn Monroe'da cinsellik, yüzünün her tarafında yazılıydı. Keza Brigitte Bardot'da usta ve kurnaz bir kişi değildi.'' diye açıklar.Her şeyden önce karakter bile olsa hayali bile olsa filmindeki kişilerin zeka kırıntıları taşıyan insanlar olması gerekiyor. Kötü ya da yetersiz kelimelerinin onda tanımı yok. Söyleşide söylediği şu sözler onu daha iyi açıklıyor sanırım; ''- Örneğin bir fikir olarak bir kentin yaşamındaki 24 saati anlatmak istiyorum. Bu filmi başından sonuna kadar kafamda canlandırabiliyorum. Hepsi arka planlar, olaylar tümüyle dairesel bir hareket içinde, bir döngü gibi.. Film sabahın beşinde gün doğarken kapının dibinde yatan serserinin burnunun üzerinde vızıldayan bir sinekle başlıyor.'' Her şeyiyle yaşayan yaptığı işe kendini adayan bir yönetmen. Elimden gelen sadece bu diyerek yaptığı işi sıradan göstersede her zaman kusursuzun peşinde. Kafasının içinde filmi çekmeden oynatabiliyordu, böyle kaç kişi var ki! Usta işi.

Her şeyde ben olmalıyım hastalığı kendini fazlasıyla hissetiriyor Hitchcock'da. (Bu özellik ondan sonra en çok Kubrick'de vardır. Ne garip ikisi de en iyiler arasındadır!) Ehh başta anlattığım hikayeye bakılırsa öyle bir babadan normal bir çocuk bekleyemezdik de sanırım. Hatta iyiki de yapmış. Polislere karşı yaşadığı ve son anına kadar kurtulamadığı bu korku bunca başyapıtın çıkmasının temel nedeni belkide. Belki de salt korku filmlerine yönelecekti adam ki beklenmedik bir şey olmazdı. Her şeyiyle kan ve ölüm olan filmler yapardı belki de. Filmlerini oluşturan gerilim teması için Hitchcock şunları söylüyor; ''- Gerilim ile korku arasında kesin bir fark olduğu halde hâlâ birçok filmde bu ikisi, sürekli olarak karıştırılıyor. Ne demek istediğimi açıklayayım: Şu anda ikimiz son derece masum bir sohbet yapıyoruz. Şimdi, aramızdaki şu masanın altında bir bomba olduğunu varsayalım. Ortada hiçbir şey yokken ansızın 'booom!' ve bir patlama... İzleyici şaşırıyor ve korkuyor. Biz bu şaşırtmacanın öncesinde, izleyiciye son derece sıradan, hiçbir özelliği olmayan bir sahne gösterdik. Şimdi bir gerilim durumunu oluşturalım. Masanın altına bir bomba konmuş ve izleyici bunu biliyor. Belki de anarşistin onu yerleştirdiğini gördü. İzleyici, bombanın saat 1'de patlayacağını da öğrenmiş; şu anda saat bire çeyrek var- dekorda bir duvar saati yer alıyor. Böyle durumlarda, aynı sıradan konuşma birdenbire ilginçlik kazanır, çünkü izleyicinin olaya katılımı vardır. İzleyiciler, perdedeki oyuncuları uyarma özlemindedirler. 'Böyle önemsiz konuları tartışmayı bırakın. Altınızda bomba var, patlamak üzere!' Birinci durumda izleyiciye patlama anında 15 saniyelik bir şaşırtmaca yaşattık. İkinci durumdaysa 15 dakika boyunca bir gerilim yaşar. Buradan varacağımız sonuç, izleyiciyi her seferinde durum hakkında olabildiğince bilgilendirmek gerektiğidir. Burada tek istisna, işin püf noktasının şaşırtmacaya dayandığı, yani bizzat beklenmeyen sonun öykünün doruk noktasını oluşturduğu durumdur.''


İşte. Bu kadar başyapıt nasıl ortaya çıktı bu yazıyla anlatıyor. Sıradan, yapay ve izleyiciyi salt korkutmak amacıyla yapılan ses ya da görüntü efektlerinden bahsetmedi hiç! Ya da el kamerası ile yapılan korkunç! hayalet filmlerini anlatmadı. Saf tedirginlik duygusuna gem vurdu. Gerilmenin olay kurgusu ile nasıl yapıldığını gösterdi yıllarca. Sinema yaptığının farkındaydı. Her ne kadar ticari amaç işin içinde olsa da yaptığı bu iş onun için özeldi ve Hitchcock onun hakkını fazlasıyla verdi. Bir başka görüşünü buraya yazmam gerekli sanırım. ''- Günümüzde yapılan filmler de çok az sinema var. Bunlara konuşan insanların fotoğrafları diyebilirim. Sinemada bir öyküyü anlatırken ancak başka bir yok kalmadığında diyalog kullanılmalıdır. Ben daima öyküyü öncelikle sinemaya özgü bir dille anlatmaya çalışıyorum.'' Hissettiği korkuyu kendi hayali ve sinemasıyla birleştirdi Hitchcock. Tutuklandıktan sonra polis arabasına bindirilen bir suçlunun araba camından dışarı bakarak dışarda ki bardan çıkan, gazetesini okuyan, günlük hayatlarını yaşayan özgür insanları gördüğünde hissettiği acıyı düşünmeye çalışmış ve bunun resmini çizmeye uğraşmıştır. Hem de bu duygudan müthiş korku duyarak. Herşeyiyle kendisini koymuştur ortaya. Kendi korkuları, kendi hayalleri, kendi rüyaları, kendi duyguları. Beyninde canlandırdığı bu resimin ne kadar gerçek ne kadar hayal olduğunu bilmesi bir şeyi değiştirmiyordu. Kocaman düşüncelerini kafasının içinde resimleştiriyordu ya işte. Bunca şeye rağmen her şey onun için bir iş olmaktan öte değildi.''Psycho ya da The Birds filmlerinin korkunç sahnelerini çektikten sonra gece kabuslarla boğuşmam. Her şey benim için orda tamamlanmıştır.'' sözleriyle yaptığı işin farkındalığını ortaya koyuyor.

 

Bu kadar övdükten sonra yazıyı da usta ile kapatmamak olmazdı. ''Aklına en iyi düşünceler geceyarısı gelen bir film yazarı vardı. Ama sabah uyandığında bunların hiçbirini anımsayamıyordu. Bir gün aklına parlak bir fikir geldi. Kendi kendine, ''yatağımın yanına kağıtla kalem koyarsam, aklıma fikir geldiğinde hemen yazarım' dedi. Yatağına yatıp uyudu. Tabii geceyarısı, aklına geliveren müthiş bir fikirle uyandı. Güzelce yazdıktan sonra tekrar uyumaya devam etti. Ertesi sabah uyandığında herşeyi unutmuştu. Ancak tam tıraş olurken: ''tanrım, dün gece aklıma müthiş bir fikir gelmişti ama unuttum, ama dur, yanıma kağıt kalem koymuştum, evet, yazdım da!' diye bağırarak koşa koşa yatak odasına gitti ve kağıdı eline alıp yazdıklarını okudu: ''oğlan, kızla buluşur.'' Bu öyküde biraz gerçek payı da var. Gecenin o saatinde gerçekten çok büyük fikir gibi görünen şeyler, şafağın soğuk ışığında yeniden düşündüğümüzde bize çok çirkin gelir.'' Ne dersiniz?

Enes Biga

Some say he’s half man half fish, others say he’s more of a seventy/thirty split. Either way he’s a fishy bastard.