Gece Yarısı Uyku Kaçarsa! // Korku Sineması Kuşağı 60's

1 - Psycho / Alfred Hitchcock / 1960


Psycho
Türünün en önemli örneği olan Sapık, yönetmen Alfred Hitchcock’un başyapıtı olarak kabul edilir. Marion Crane’e patronuyla iş yapan zengin bir adam para emanet eder ve ardından Marion yola koyulur. Polisler Marion’un şüpheli davranışları üzerine peşine takılır. Ancak Marion’un peşine takılan sadece polisler değil, aynı zamanda tanıdıkları da Marion’un peşindedir. Konu olarak sıradan görünmesi sizi yanıltmasın. Hitchcock'un şaheseri olan film, duş sahnesiyle bir kurgu başyapıtıdır. Bıçağın saplandığı bir kere bile gösterilmemekle birlikte yarattığı etki ve hala konuşulması filmin önemini ve başyapıt oluşunun kısa bir göstergesi olsa gerek. Ölmeden izlenmesi gereken filmlerden.

Yönetmen Günceleri #2 / Japon Sinemasının İmparatoru : Akira Kurosawa


İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir; aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir. Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz. Bir sinema özdeyişine göre, yangını ve suyu birlikte geçmelidirler. Gerçek bir film ancak böyle yapılabilir ve güç büyük ölçüde senaryodadır.”
Akira Kurosawa
Japon sinema sanatının en büyük ustalarından biri olan Akira Kurosawa, yaşadığı dönem itibariyle 2 büyük dünya savaşına tanıklık etmiştir. Tam da toplumsal bir değişim ve dönüşümün ortasında çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşayan ve bu değişime tanıklık eden usta

Özlemek!

Ağır şey özlemek. 
Azı, çoğu olmuyor... 
_______________________________________

Yoksun diye üzülmüyorum. Yokluğunu kalbime hissettirmedim hiçbir zaman. Sana geliyor gibi çıkıyorum evden hep. Seninle geçtiğimiz yollardan yürüyorum. Yanımdasın... Elinden tutuyorum. Oturduğumuz yerlere gidiyorum seninle. Sevdiğin şey olan çay söylüyorum mutlu olursun diye. Sarılıyorum sana. Yoksun diye üzülmüyorum.  Gece en iyi uykuları senin için diliyorum yine. Sabah günüm seninle aydınlanıyor. Dualarımda hep sen varsın. Rüyalarımda da yalnız bırakmıyorsun beni. Yokluğunun tanımı yok bende. Tıpkı, varlığının getirdiği mutluluğun tarifi gibi. Ama insanlar bilmiyor sanki bunu! Onlar hissedemiyorlar yanımda olduğunu. Seni soruyorlar hep bana... Cevap veremiyorum. Elimi tuttuğun aklıma geliyor bakıyorum, yoksun. Çayını da ben içiyorum, yavaş yavaş... Bitirmek istemiyorum.   Çok kızdığın sigaramdan daha fazla içiyorum bu aralar. Her içtiğimde daha fazla kızdığını hissediyorum. Uykuyla da pek aram yok. Sen daha çok severdin biliyorum. Sabah uyanmak eskisi kadar keyifli değil artık. Yürüdüğümüz yollar gözümde daha da uzak şimdi. Herkes iyi misin diye soruyor bana. Sanki yaşıyormuşum gibi...

Özlemek, ölmek'ten iki harf fazla be çocuk.. 


Slasher Tarzı Korku Fİlmleri


Korku sinemasının bir alt türü olan ‘Slasher’ ile ilgili hiç şüphesiz bugüne kadar bir çok şey yazılıp çizilmiştir. En kısa anlatımla Slasher film, ‘insanların katledilmelerini ya da korkunç ölümlerini gösteren korku filmlerine denir. Bu kanlı canlı bir katilin (Friday the 13th) eylemleri olabileceği gibi soyut bir kavramın (The Final Destination) gerçekleştirdiği seri cinayetlerde olabilir. Korku sinemasının yönünü değiştiren ve en gerçekçi sahnelere imza atılmasını sağlayan slasher türü, kendine has bir sinema alanı oluşturmuştur. Yıllar içinde evrilerek kendini geliştiren ve popülerliğini kaybetmeyen korku sineması içinde bu türün örneklerine göz atalım.

The Tree Of Life / Hayat Ağacı

Mutlu olmanın tek yolu, sevmektir.

      Terrence Malick. Tam 21 yıl aradan sonra, The Thin Red Line filmi ile sinemaya geri dönen ve izleyenlerini bu kadar ara verdiği için isyan ettiren yönetmen. Bu verdiği ara sırasında kendini Tibet diyarlarına attığı ve hayatı yeniden keşfetme dönemine girdiği de söylenir. Kimilerine göre sinema sanatının dehalarından, kimilerine göre ise  tam tersi. Şu kesin ki nevi şahsına münhasır bir sinema ustası. Çektiği filmler, izleyenlerini genel olarak iki tarafa ayırsa da sinema alanında kendine özel bir yer bulmayı başarmıştır. Venedik Film Festivalinde izleyicileri ile buluşan son filmi To The Wonder ile yuhalanmış yönetmen için bu durum sürpriz olmasa gerek. Daha önce de Cannes Film Festivalinde gösterilen The Tree Of Life filmi ile yuhalanmıştı. Üstelik Cannes' dan ödülle dönmüştür The Tree Of Life. Şimdiye kadar çektiği filmlerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Daha önce de söylediğim gibi 70' li yıllarda çektiği iki filmden sonra 20 yıldan fazla bir süre ara vermiştir kendisi. Hoş o yılların acısını çıkarmakla meşgul şimdilerde. Kesin olmamakla beraber çekilmeyi bekleyen üç tane film bekliyor onu. Yönetmen olduğu kadar felsefecidir aynı zamanda. Malick' in felsefeci tarafını bilmek, onun sinema dilinin ağdalı ve sorgulayıcı yanını ortaya koymak açısından önem taşır. Mükemmeliyetçilik belkide onun filmlerinin çoğu kesim tarafından kült mertebesine koyulmasını sağlamıştır. The Thin Red Line filminin senaryosunu 6 yılda tamamlamak ya da filmin ham çekimlerinin 7 saate yakın sürmesi gibi. Her ne kadar az sayıda filmleri olsa da hakkında söylenmesi gereken çok şeyler olan sinema sanatının ustalarından Malick. The Thin Red Line filminden sonra acaba yine bir 20 yılı aşkın süre bekletir mi korkusu konuşulurken Malick, hayata dair kozmopolit olguları kendi yarattığı soyut bir dünyada sorguluyor The Tree Of Life filmi ile.

Gece Yarısı Uyku Kaçarsa! // Korku Sineması Kuşağı 70's

Suspiria / 1976 / Dario Argento

Suspiria
Suspiria; İtalyan korku sinemasının temel taşı sayılabilecek yönetmen Dario Argento'nun, La Tire Madri(Üç Anne) adını verdiği üçlemesinin ilk filmidir. Kimileri tarafından Argento'nun başyapıtı olarak gösterilir. Konu olarak kötü ve acımasız güçlerin -ki bunu cadı olarak nitelendirmek yanlış olmaz, insanlara saldırması ve bunun sonucu yaşananları izliyoruz. Takipçileri tarafından Argento'nun en iyi filmi olarak nitelendirilen Suspiria, korku klasikleri arasında kendine yer bulmuş ender filmlerdendir. Argento'nun kendine has çekim teknikleri, yoğun müzik kullanımı ve zıt renklerin karmaşası çoğu filminde olduğu gibi, burda da uygulanmıştır. Bu filmi bu denli etkilyeci kılan unsurlar, yarattığı tekinsiz atmosfer, yalnızmışsınız hissi veren mekanlar ve en önemlisi müzikler olsa gerek. Daha ilk dakikalarda başlayan ve gergin film atmosferini daha da yukarı seviyelere taşıyan müzikler, belki de korku filmleri arasında Kubrick ustanın Shining filminden sonra ki en etkileyici kullanımı olmuştur. Korku filmleri arasında özel bir yeri olan bu filmi, kaçırmayın.

Çocukluk!

Sokakta oyun oynayan çocukları gördükçe küçüklüğüm geliyor hep aklıma. Ya da eski bir fotoğraf, yıpranmış açık mavi tonlarında.. Kulaklarımıza küpe ettiğimiz tek şeyin mandallar olduğu zamanlarımız. Ayakkabı numaralarımızın 20'li olduğu yıllar.. En büyük derdimiz dizimizde ki yara, en büyük hayalimiz ise büyümek! Hangimizin diline gelmemiştir ki -'keşke çocukluğumuza dönebilsek' sözü. Bana çok olmuştur. Hayatımda özlem duyduğum en güzel anılarım. Hani kızınca bazen denir ya hep -çocuk olma diye. Tekrar çocuk olabilmek. Mahalle aralarında deliler gibi düşe kalka top oynadığımız zamanlar. Kale direklerimiz taşlardan. Boyu da yedi sekiz metre değil öyle! Bildiğin çocuk adımları işte. Gözü kara olanlar -ben tek siz hepiniz der. Tekmili birden gelse de umurunda olmaz. Pantolonun cebi misketlerle dolu gezmek. Okul telaşını ve heyecanını yaşamak. Bayram günleri yağmur yağmasın diye geceleri dualar etmek. Ne kadar uğraşsak bile artık çocuk olamıyoruz zaten. Biz istedikçe biraz daha uzaklaşıyor her yıl bizden. Çünkü o zamanlar daha büyüktük. Belki her şey bize büyük geldiği içindir. Daha büyük hayallerimiz vardı, sınır tanımazdı. Beğendiğimiz evler, arabalar, kıyafetler işaret parmağımız kadar uzaktaydı bizden. Hayalimizde o bizimdi artık. Korkularımız daha büyüktü ama daha uzaktı. Hayat gibi bir canavar yoktu o zaman önünde. Oynadığımız şeyler oyuncaklardan ibaretti hep. Sabah erkenden kalkardık, ama en sevdiğimiz çizgi film için. Uykuya dalmak şimdi ki kadar zor değildi çocukken. Türlü türlü düşünceler yerine oynadığımız oyunlar aklımıza gelirdi hep. Ya şimdi? En büyük hayalimiz büyümek, en büyük kavgamız oldu artık. Karanlığın içindeki o küçük aydınlık demetini arıyor hala bir tarafımız. Ama, annesinin karşısına üstü başı çamurlu halde dikilen çocuklar kadar cesaretimiz yok artık ! 
''Çocukluk, hala küçük bir köpek gibi eşlik ediyor bana. Hani bir zamanlar neşeli bir yol arkadaşıdır da, şimdi bakmak ve kırıklarını sarmak, binlerce ilaç vermek zorundasınızdır; ellerinizde ölmesin diye...''
T. Bernard

Hitchcock Sineması Üzerine - 1

    Alfred Joseph Hitchcock. 1989 doğumlu İngiliz sinemacı. Tüm zamanların en iyi gerilim yönetmeni. Daha önce Sinemanın Dehası : Hitchcock yazımda biraz ondan bahsetmiştim. Bu sefer ustanın sinema filmlerine yönelik bir yazı ile devam ediyoruz. Rear Window, The Birds, North by Northwest ve Vertigo gibi unutulmaz filmlere imzasını koyan Hitchcock, sinemanın gerilim alanında gördüğü en büyük ustalardan biri, belki de en büyüğüydü.

Game of Thrones - Westeros'un Kralları



    Geçtiğimiz hafta HBO, Game Of Thrones'un 3. sezonu ile ilgili bir tarih ve fragman yayınladı. Bu haberle beraber Game Of Thrones hayranları için bekleyiş daha da heyecanlı bir hale geldi. Dizi hayranları için öncelikle şunu  belirtmeliyim, kitabını okumak için hiç vakit kaybetmeyin! Her ne kadar dizi sayesinde popüler olmuşsa da bu kitap serisi, hem karakter ayrıntıları hem de George R.R. Martin'in ustaca anlatımı

Zordur Hayat, Dönmesi Beklenen Varsa!


           Her zaman istediğimizi vermez ya hayat. İnat ederiz çocuklar gibi. İlla o olacak deriz. Belki de imkansızın nahoş ve uslanmaz tarafıdır bizi buna zorlayan. Tıpkı en beklenmedik sürprizlere zorladığı gibi. Bir gün en olmadık zaman da karşına çıkarlar. Ne olacağını bilmeden, düşünmeden sorgusuz sualsiz girer hayatına. Ve yine en olmadık bir anda hayatından çıkarlar. 

      Elinden tuttuğun, birlikte yürüdüğün, birlikte paylaştığın ''o'' artık yoktur. Neden dersin kendine. Kalbine, ruhuna dokunan ve seni sevdiğini söyleyen biri neden yanında değildir ki? Deli gibi uğraşırsın bir şeyleri değiştirmeye. Her şey unutulsada kaldığı yerden devam etse diye yakınarak geçersin karşısına. Gözlerinin içine bakarsın. Bak ben burdayım, senin yanındayım dercesine. Her şeyi değiştirmesini umarak susarsın içten içe. Sadece sessizlik... Bu suskunluk onun hediyesidir sana. Elinden bir şey gelmez hani bazı anlarda. İşte öyle bir anı yaşarsın yine. Anlarsın onu. Ama seni sevmediği için mi yoksa gerçekten istemediği için mi hislerine karşılık vermez anlam veremezsin. Arkasını dönüp giderken gözün görmez hiçbir şey. İçini bir yokluk kaplar. Hep aynı şeyi sorarsın kendine. Neden?

  Hayatına devam edersin. Ya da öyle olduğunu düşünürsün. Günler, haftalar, aylar geçer. Unutmuş olmayı dilersin her aklına geldiğinde. O beni unuttu diye avutursun kendini. Kandırılmaya en çok ihtiyaç duyduğun anlardır, onun aklına geldiği zamanlar. Yine bir gün en olmadık anda karşına çıkar. Onun olmadığını kendine inandırmaya çalışırsın. Hayır, o değil dersin. Ama içinden deli gibi o olmasını dileyerek susarsın. Miden hafif bir heyecanla dolar. Göz göze gelirsin. Anlık bir bakış. Ama dakikalar gibi geçer. Kafanı çevirmek istersin. Ama her yerdedir sanki. Sonra dudağına hafif bir gülümse düşer. Onu görmenin mutluluğu değildir bunu yapan. Aklına gelir her şey bir anda. Onunla ilk tanıştığın gün canlanır. İlk heyecanlar, ilk konuşmalar, ilk aşk... Dipdiri hafızandadır hepsi. Hayallerini, korkularını paylaşmışsındır. Onunla heyecanlanmış, onunla sevinmişsindir. Aynı yatakta beraber uyanmışsındır. Her şey hafızanda canlanır tek tek. Her şey...
          
                Zaman her şeyin çaresi oluyor mu gerçekten? Hayır galiba. Halının altında ki tozlar gibi aynı. İstediğin kadar tozu halının altına at, hiçbir zaman oradan gitmeyecektir. Tıpkı hayatın bize yaptığı gibi. Hiçbir şeyi unutturmaz bize. Sadece en beklemediğimiz bir zamanda bize hatırlatır onu. Tıpkı, yolda yürürken kaldırımda size doğru gelenin o olduğunu fark etmeniz gibi!

'' Biliyorum güzel bir hayatın olacak bir gün!
Bir başkasının gökyüzünde güneş olacaksın, ama neden? 
Neden benimkinde değil! ''


2001 : Uzay Macerası

"Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik? "Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var." Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi, farklı fikirleri yok ederdi ve ben bunun 2001'e olmasını istemiyorum."

2001 : A Space Odyssey

    1968 tarihli fakat zamanının ve çağının ötesinde bir başyapıt bu. Salt sinematografi yanında anlattığı bir felsefesi var; dinsel ve evrimsel olarak. Kubrick, insanoğlunun binlerce yıllık tarihine tek karede,tek sekansda ışık tutuyor belki de.Filmi unutulmaz yapan şey çekimler,mekanlar,kostümler ve kurgu dışında çok başka bir şey.Farklı bir deneyim bu.Uzay macerası değil insanlığın var oluşu,yükselişi ve çöküşünü anlatan bir destan.Bunların hepsine felsefi açıdan cevap veren,bunu yaparken müziğin eşsiz güzelliğini hiç beklenmedik notalardan karşılayan metaforik bir sanat.Evet 2001 filmi sinemanın içini dolduran nevi 7.sanat harikası. Kubrick mükemmeliyetçi ve felsefi bir dil ve anlatımla aynı şekilde zamanının çok ötesinde kamera açıları ve sahnelerle bizlere sinema sanatının ne olduğunu hatırlatıyor sanki. Bize ''-2001'in felsefi alegorik anlamı konusunda spekülasyon yapmakta serbestsiniz.'' diyerek filmin ucunu her anlamda çok açık bırakıyor.İzlerken sessizliğine bu kadar anlam yüklediğim başka film hatırlamıyorum.Gözlerimizin önünde akıp giden 2 saatte bize bir şey anlatıyor. Anlattığı o 'şey' herkesin bilinçaltında farklı anlamlarla kalıplaşacaktır. Sinemanın görüntü temelli olduğunu savundum hep. Sözlerle vakit kaybetmek yerine görüntüler sinemanın dili olmalıdır tamamen.Bu filmde konuşmaları toplasan 40 dakikayı geçmez.Ama kalemin boşlukda vals eşliğinde süzülüşünü hayranlıkla izleten kaç film vardır ki?

Bölüm 1 : İnsanın Şafağı

Maymun-İnsan(Evrim)
    Film iki dakikalık karanlık bir siyah ekrandan sonra  Richard Strauss'un  'Böyle Buyurdu Zerdüşt' müziğiyle açılıyor. Afrika'nın eşsiz görüntülerini bize sunan Kubrick, daha sonra bize film boyunca tek bir açıklama yapmayacağı sembolik metaforunu sunuyor; Siyah Taş Blok(Monolith). Herkesin farklı fikri oluşacaktır monolith ile ilgili. Ama filmin 'Böyle Buyurdu Zerdüşt' müziğiyle açılması tesadüf olacak kadar masum değil. Nietzsche'nin aynı adlı kitabında bahsettiği ütopik Üstün İnsan ve Sonsuz Dönüş gibi çok konuşulan teorileri ile bu filmi belli bir mantık düzeyine çekebiliyorum . 
Monolith(Siyah Blok Taş)
    Şimdi, monolith'in göründüğü ilk sahneyi hatırlayalım. Büyük siyah taşa bu ilk dokunuş ile maymunlar kendi dönüşümlerini gerçekleştirerek yeni bir aşamaya geçiyorlar.(Burda Kubrick Maymun-İnsan şeklinde sunumuyla evrimi temel aldığını gösteriyor bize.) Monolith'in film boyunca taşıdığı metoforik imgelem;değişimdir,ilerlemedir. Sadece ilk bölümü düşünürsek monolith'den etkilenerek ilk silahlarını bulurlar. Bu sırada monolith üzerinde güneş sekansı ve R.Strauss'un müziğinin başlaması aydınlanmayı, değişimi işaret eder. Maymun-insan'ın aklına gelen ilk fikrinin silah olarak kullanılması ise ayrı bir mesajdır. Yönetmen insanlığın(Uygarlığın) ilk adamını atıyor bu bölümde. Belli bir topluluk etrafında yaşıyor, iki ayak üzerinde yürümeye başlıyor hatta savaşıyor. Burdan sonra izlerken hayran kaldığım bir sahneyle, uygarlığın başlangıcını harika bir kesmeyle günümüz dünyasına bağlıyor.Kurgu içinde tarihi gelişimi bir sekans da gösteriyordu.
Uzay Araçları

    Ve burdan sonra muhteşem 7.sanat başlıyor. Kubrick henüz uzay ile ilgili kimsenin fikir sahibi olmadığı, aya insan gönderiminin bu filmden bir kaç yıl sonra yapıldığı bir dönemde insanlara yeni bir alem sunuyor. Harika fotoğraflar eşliğinde bizi yıldızların ötesinde, gezegenlerin arasında eşsiz bir yolculuğa çıkartıyor. Arka planda çalan J.Strauss'un vals müziği eşliğinde kendinizi kaptırıyorsunuz filmin akışına. Farklı alemlere gidiyorsunuz gerçekten de. İnsanoğlunun uzaya karşı ürkekliğini ve dolayısıyla yabancılığını gösteren sahnelere geçiyor sonra. Önce kabinde süzülen kalem, uzaya yeryüzü kadar hakim olamadığımızı simgeliyor. Kabinde ki hostesin yürürken zorlanması(Kubrick buraya özellikle yakın çekim yaklaşır) uzayda yeni doğmuş  bebek edasındadır. Ve son olarak tuvalet kullanımını yenidem öğretmesi uzayın insana uzak ve yabancı, bir o kadar da alışılması gereken bir yer olduğunu vurgular gibi. İnsanoğlu; dünyanın sahibi fakat uzayın çocuksu misafiri. Sonrasında insanoğlunun ilerlemesini simgeleyen monolith 2.kere ortaya çıkar, yeni bir dokunuş bizi yeni bir atlayışa götürür. Yine bu sahneden hemen sonrasında güneşin doğuşunu resmeder usta yönetmen. Ve sonraki aşamaya geçeriz. Yeni hedef : Jupiterdir.

Bölüm 2 : Jüpiter Görevi

Makineler İnsana Karşı

    İnsanoğlunun uzaya hakimiyetinin sınırlı olduğunu ve bunun insanı içten içe çaresizleştireceğini anlatan ve bunun üzerinde insan-makine ilişkisine yorumlar getiren bir bölüm. İnsan eliyle yapılan makinelerin bir gün insanın yerini almaya çalışması ve onun yerine düşünmesi fikri özellikle son dönemlerde oldukça sorgulmaya başlanmıştı. Ama Kubrick, bunu 50 yıl öncesinde perdeye yansıtmıştır. Burada kahramanımız, yapay zekası oldukça gelişmiş bir bilgisayar;HAL 9000. Filmden sonra bu ismin IBM'in kısaltmasında ki harflerden bir öncekine gidilerek ortaya çıktığı söylentilerini yazar Arthur Clarke yalanlamıştır. Bu tabiki de çok büyük bir tesadüftür! Filmde açıklandığı kadarıyla yapay zekası şimdiye kadar yapılanlar arasında en gelişmiş alet HAL daha önce hiçbir hata yapmamıştır. Normal insanlar gibi konuşabiliyor, yorum getirebiliyor, tahmin yürütebiliyor ve hatta röportaj bile yapabiliyordu.Bu konuşmalarında HAL'ın çok açık bir şekilde kendine güvenen daha doğrusu her şeyi kendi bilen, hırslı ve amacı uğruna her şeyi yapabilecek insanı simgelediğini düşünüyorum. Çünkü ne de olsa insan icadıydı HAL. İnsanın yaptığı şeylerin kendisine benzediğinin vurgulanmasıydı belki de. 
HAL 9000

    Dave ile yaptığı konuşma da, görev hakkında endişeli olduğunu ve çok tuhaf şeyler olduğunu bunları kafasında bir türlü yerli yerine oturtamadığını söylüyordu HAL. Tam o esnada Dave ''-mürettabatın psikolojik raporunu mu hazırlıyosun?'' sorusu üzeri '-tabiki,hazırlıyorum.' diye geçiştirdikten sonra aniden arıza sinyali veriyor.Film de makine hatası olarak aktarılan bu bölüm için tam tersini düşünüyorum. Çünkü, daha sonra yaptıkları merkez konuşmasında merkezin söylediği ''-Hata raporunu ikizi HAL-9000 buldu,çok enteresan değil mi?'' sözleri bunu daha iyi açıklıyor. Bilinçli bir şekilde düşünülmüş ve kendini insandan üstün gördüğü için onun yerine geçme planı dahilinde yapılmıştı. Yani makine ve insan savaşının bir örneğiydi bu. Ayrıca geminin içinde ki mürettebatın sadece makinelere bağımlı yaşaması, yapay güneş kullanması, televizyon karşısında yemek yiyen insan portresi küçük de olsa geleceğe dair insanın yapaylaşacağının ve makinelere ne kadar bağımlı olacağının kompozisyonuydu. 
Uzayda makineye karşı insanoğlu başarılı olur ve onu yok eder. Fakat artık tamamen çaresiz kalmıştır. Yola yalnız devam etmek zorundadır. Ona yol gösterecek makine artık yoktur. Bir nevi kendi elimizle yaptığımız makinelerin esiri olduğumuzun yansımasıdır. Yolun devamı yabancı imgelerle doludur. Öte diyarlarda insanlığı bekleyen neydi peki?

Bölüm 3 : Jüpiter ve Sonsuzluğun Ötesinde

Sonsuzluğa Yolculuk
    Kubrick'in felsefenin dibini gördüğü, adeta 4.boyuta geçtiği mistik ve tinsel bir yolculuğuna hazır olun. Hiç bir diyaloğun geçmediği, tüm gücünü resimlerden ve insanın hayal gücünden alan son bölüm. Monolith 3. kez görülür ve sanki bize yolu gösterir. Ordan sonra asıl aşamaya geçilir. Ve o renk cümbüşü eşliğinde zaman ötesi ''Sonsuzluğun Yolculuğu''na başlanır. Hayal gücü sınır tanımaz burada. Her şey, her yer adeta bilinç altının bize sunduğu farklı bir dünyaya davettir. Burada bir çocuğun yaratılışına tanık oluruz. Embriyonun oluşumu gösterilir.Adeta Dave'in(insanoğlunun) yeniden doğuşunu simgeler bu sahneler. Son aşamaya geçiş için. Sonsuz dönüşü tamamlamak için. 
Renklerle sonsuzluğa bir adım daha yaklaştırır Kubrick bizi. Sona doğru rengarenk dünya sunar. 
Sonsuz Dönüşüm
      Sonra Dave bir oda da ortaya çıkar.Tamamen sanal bir gerçeklik eşliğinde. Yaşlanmış olarak görürüz onu. Sonra yemek masasın da son yemeğini yerken. Sona biraz daha yaklaşırız. O sırada şarap kadehi yere düşer. Kadeh kırılır, fakat şarap hala ordadır. Beden ve ruh gibi... Beden yok olmaya mahkumdur, fakat ruh her zaman var olmaya devam edecek ve sonsuz dönüşümü tamamlayacaktır. Dave(Burda ki simgelediği tüm insanlıktır) monolith ile belli evrelerden geçmiş ve ruhsal bir yolculuk yaparak en son aşamaya gelmiştir. Çok yaşlanmış bir şekilde yatağında iken monolith son kez görülür ve o son aşamayı gerçekleştirir. Yolculuk amacına ulaşmıştır. İnsanoğlu sonsuz döngüsünü gerçekleştirmiş ve üstün insan(Yıldız Çocuk) mertebesine ulaşmıştır.
Yıldız Çocuk(Üstün İnsan)

    Bunlar tabiki benim kendi düşüncelerim ya da okuduğum yazılardan sonra edindiğim fikirler. Stanley Kubrick ve Arthur Clarke ne düşünüyordu kimse bilmiyor ve bilemiyecekte. Kubrick bu filmde sinemanın sadece görsel yanıyla hayal gücünü birleştirerek 2 saatten fazla bir şaheser sunuyor bizlere. Filmi beğenmeyenler muhakkak olacaktır fakat eleştirirken neyi eleştirdiğini bilmeyen insanlar dolu yine. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insan sayısı her geçen gün çoğalıyor. Özellikle internetin sınırsız özgürlük sağladığı şu dönemlerde bu daha da belirgin ve rahatsız edici seviyeye gelmiş durumda. Zaman geçirmek için izlenecek sıradan filmlerden asla değil. Belli bir felsefesi olan ve bunu alışılmışın dışında kalıplarla seyirciye sunan bir film. Bilim-Kurgu türünün içini doldurmuştur. Kendinden sonra çekilen pek çok filme örnek olmuştur. Örnek olarak son dönemlerden izlediğim 2009 yapımı ''Moon'' filmi. Senaryonun büyük kısmı bu filmle benzerlikler taşır. Fakat 50 yıl önce çekilmiş bu film hiçbir şekilde geri kalmamıştır. Günümüz sinemasının üzerine çıkarak döneminin çok ötesinde bir yapıt bu.



İncelenmesi Gereken Kaynaklar;

Batman : Kara Şovalye Efsanesi

Batman The Dark Knight Üçlemesi

(Not:İnceleme The Dark Knight Rises ve seride ki diğer filmler ile ilgili spoiler içerir.)
2005 yılında Batman Begins filmiyle uzun yıllar sonra yeni bir Batman serisine başlamıştı Cristopher Nolan. Filmlerini göz önüne alırsak son dönemlerin en başarılı yönetmenleri arasında göstermek hata olmaz sanırım. İlk film olan Batman Begins(Batman Başlıyor), nedendir bilinmez yeteri kadar dikkat çekmemişti. Ancak benim için son derece doyurucu bir başlangıçtı. Çizgi romanlar ile çok sıkı bir ilişkim olmasa da takip etmişimdir çoğu zaman. Nolan' ın amaçladığı gibi seri ayakları yere basan, gerçekliğe olması gerektiği kadar yaklaşabilmiş ve Batman ile Gotham şehrinin o buğulu ve karanlık yapısını çok iyi yansıtmıştı. Serinin en sağlam ve Batman' in amacını ve dünyasını en iyi anlatan filmdi bence. Özellikle de Joel Schumacher' in Batman serisinden sonra benim için muhteşem bir çizgi roman uyarlamasıydı. Daha sonra serinin devamı gibi görünen ama çok daha farklı bir kurgusu olan 2. film  The Dark Knight ile seri muhteşem bir seviyeye geldi. Batman seven ya da sevmeyen herkes için tartışmasız çok iyi filmdi bu. Film salt aksiyon ya da önceki seriler gibi uçuk süper kahraman gösterileri yerine başka bir şey anlatıyorudu: iyilik ve kötülüğün savaşı! Nolan çok katmanlı senaryolarından birini daha muhteşem bir şekilde izlettirmişti bize. Gotham' ın ilk filmde Ra's Al Ghul tarafından yok edilmek istenmesi sonucu Batman, kötülüğe karşı en büyük savaşlarından birini vermiş ve hala iyilik adına kurtarılabilir şeyler olduğu inancını sonuna kadar korumuştu. Bunu yaparken de en büyük yardımcısı ve güvencesi ise; hala iyi insanların olabileceğine inanmasıydı. Tıpkı serini 3. filmi olan The Dark Knight Rises' da, Batman' in kendisini sürekli yarı yolda bırakıp ihanet etmesine rağmen son ana kadar Catwoman'a güvenmesi ve onu içinde ki iyiliği ortaya çıkarmaya çalışması örneğinde olduğu gibi. Serinin ilk filmi ve üçüncü filmi aynı birbirinin devamı gibi. Nolan anlatmak istediği, göstermeye çalıştığı Batman' i bu iki filmde bence çok iyi bir şekilde betimliyor.
Joker 
     Ve serinin en çok konuşulan filmi The Dark Knight ile Nolan' ın Batman' i çok büyük kitleler tarafından takip edilmeye başlandı. Bunda en önemli etken tabiki filmin çok güzel olması ve Joker karakterini canlandıran ''Heath Ledger'' olmuştur. Beklenmedik ölümü Hollywood için kötü bir kayıp oldu. Filmde Joker karakterinin çok iyi bir şekilde kompoze edilmesi, amacı ve bağlı olduğu kimse olmadan ''bağımsız bir suç bağımlısı'' tavırları bana da onu çok sevdirmişti. Filmde ki ''-Bazı insanlar sadece dünyanın yanmasını izlemek ister'' repliği, sanırım Joker' i çok iyi anlatıyor. Kural tanımaz ve durdurulamaz bir Joker. Gotham' a ve en büyük düşmanı Batman' a zarar vermek, onu yok etmek için herkesi herşeyi kullanıyor Joker. Şehrin tek suç dehası olma yolunda tek engeli ise Batman ve Gotham halkı. Çünkü Gotham ve Batman onun varolma
savaşı. Batman' i yenebilmek için onun ruhunu ele geçirmek istiyordu. Yani Batman' in en büyük yardımcısı; hala iyi insanların olduğuna olan inancı. Filmde ki Joker' in yaptığı ve hayal kırıklığına uğradığı feribot sahnesinde bunu çok açık bir şekilde gösteriyor aslında. Eğer o feribotlar patlamış olsaydı, Joker Batman' in en güçlü yanını zayıflatacaktı, inancını zayıflatacaktı. Fakat Joker için hayal kırıklığı olmuştu. Batman' in söylediği, ''-Herkesin özünde senin kadar iğrenç olduğunu mu sanıyorsun? Sen yalnızsın.'' repliği Joker' in amacını açıklayan sahnelerdendir. Herkesi kendi yanına çekmek, herkesi kendi gibi yapmak, onlar üzerinde kendi başarısını izlemek. Bunu başardığı tek kişi ise Two-face yani Harvey Dent. Gotham' ın en güvendiği adamı kendi yanına çekerek onu intikam yoluna iten Joker, Batman' a karşı en büyük zaferini kazanmıştır. Ona özellikle ruhsal olarak çok büyük darbeler vurmuştur. Harvey Dent' i kendi yanına çekmiş ve sevdiği kadın olan Rachel' ı öldürmüştür. Buna rağmen Batman inancını ve gücünü ona karşı asla yitirmemiştir. 
The Dark Knight Rises
    Ve serinin son filmi; The Dark Knight Rises. 2. filmin çok büyük ses getirmesi sonucu serinin son filmi herkes tarafından büyük beklentiler ile karşılandı. Bu biraz filme haksızlık gibi geliyor bana ama yapacak bir şey yok tabiki. Filmde herkes bir hata bulmak için yarışıyor resmen. Eleştirmenler, forumlar, sosyal ortam da herkes bir şeyler bulmak için uğraşıyor sanki. Halbuki daha önceki Tim Burton ve Joel Schumacher serilerinden sonra bu filme bir kulp bulmak haksızlık bence. Seri olması gerektiği gibi ve en iyi şekilde sonladırılıdı. Nolan yapabileceğinin en iyisini sunmuş bizlere. 2.5 saati aşkın bir sürede herşeyi birbirine bağlamakla yetinmemiş ilk film ile birbiriyle o kadar bağlantılı sahneler vardı ki. Bundan daha fazlasını beklemek haksızlık olurdu sanırım. 2. film de Joker karşısında zor dönemler yaşayan Batman, yeni tehlike ve en büyük düşmanı Bane' in karşısında artık inancını yitirmek üzere ve emekli olmuş bir süper kahraman olarak göründü ilk başlarda. Filmde ki kuyu çok güzel bir simge olarak kullanılmıştı. Herkesin gözünün önünde duran özgürlük fakat kimse tarafından başarılamayan bir imkansıza dönüşmüş durumda. İnsanlar gün geçtikçe hem kendilerine olan inancını, hem de özgürlük karşısında inancını yitiriyorlar. Batman' in Bane' a ''-Sen işkenceci misin?'' sorusuna Bane' in ''-Evet. Ama bedenlerin değil, ruhların.'' dediği sahne filmin mantığını ortaya koyuyor. Bane, Bruce Wayne' i sakat bırakıp hapishaneye göndererek onun inancını günden güne yitirmesini amaçlıyordu. Ordaki televizyon ise onun için umuttu. Sahte bir umut. Tıpkı mahkumların kuyudan tırmanmaya çalışması gibi. Batman' de her gün o televizyonda Gotham' ın kurtulmasını umut ederek bekliyecekti, fakat tek göreceği Gotham' ın yok oluşu olacaktı. Ve sonunda Gotham yok olmaya doğru giderken Batman' da inancını yitirmiş olacak, umut en büyük işkencesi olacaktı. Bane' de hapishanede yaşadığı bu yöntemin aynısını Gotham' a uyguladı. Onlara devrim hikayeleri anlattı. Her şeyin kendi ellerinde olduğu izlenimi verdi. Halkın inancını kazanmak ve onları günden güne yok etmek istedi. Ama Bane' de başarılı olamadı. Her insanın içinde bi yerlerde iyilik saklı olduğunu anlattı sanki. Tıpkı Catwoman' da olduğu gibi. Özellikle son iki filmdir Batman' in vurgu yaptığı ''Ben sadece bir simgeyim.'' lafı ve yerini başka bir gerçek kahramana bırakma fikri filmin sonunda bizi ''Robin'' karakterine götürdü. Nolan Batman' i ve Bruce Wayne' i kendi ''diliyle'' öldürdü. Özellikle filmin giriş ve kapanış sahnesinde Alfred' in hikayesi klasik Nolan finallerinden olmuştu.
Batman : The Dark Knight Rises

    Film için bu kadar eleştiri yapılma nedeni olarak çok büyük beklenti olduğunu düşünüyorum. Ama benim için muhteşem bir finaldi. Nolan iyiliğin ve kötülüğün dünyasında, bir süper kahraman üzerinden bizlere umut ve inancın zaferini anlatıyorken başka şeylere odaklanmak çok da mantıklı olmaz. Özellikle son film de Gotham' ın ve de Batman' in karanlık ve ruhsal bunalımını filmin kara ve cansız havasıyla çok iyi şekilde aktarıyor Nolan bizlere. Karakterler arası diyaloglar çok iyiydi. Batman' in yol göstericileri Alfred ve Lucius rollerinde Michael Caine ve Morgan Freeman çok usta oyuncu olduklarını bir kez daha gösterdiler. Joseph Gordon-Levitt ve Anne Hathaway karakterlerine cuk oturmuşlar, özellikle kedi kadın rolünü Hattaway gayet iyi oynamış. Marion Cotillard' ı ben açıkcası çok sevemedim bu filmde. Rolünü yadırgamış gibiydi biraz. Bane karakteri içinse Tom Hardy en az Joker kadar özgün bir karakter sunmuş bize. Yüzündeki maskeyle oldukça zorlaşan durumu çok iyi kotarmış. Ben bazı sahnelerde Bane' in nefretini ve öfkesini hissettim filmde. Cast seçimi her zamanki gibi yine çok iyiydi. Filmde hatalar mutlaka vardır. Ama 2.5 saat süren bir filmde anlatmak istediği düşünceyimi göstersin, ona mı yoğunlaşsın başka şeylere mi? Bane nasıl yemek yiyor o maskeyle diyen adamlar vardı. Sırf farklı olacağını düşünerek filmi eleştirenler hatta eleştirdiğini zanneden ama saçmalayanlar dolu her yerde. Açık ve net süper kahraman filmleri içerisinde en iddialı, en gerçekci ve en iyi serilerdendir. Daha iyisini beklemek ya da ummak yerine bu filmlerin zevkini çıkartalım önce. Ön yargılarınızdan uzaklaşın ve bu serinin tadını çıkarın.

Tüm Zamanların En İyi 10 Filmi / Sight&Sound Dergisi


Sight&Sound dergisinin yaptığı ve Woody Allen,Quentin Tarantino,Terrence Mallick,Martin Scorsese,Guillermo del Toro,Michael Mann,Francis Ford Coppola,Nuri Bilge Ceyhan,Mike Leigh ve Aki Kaurismaki gibi 358 yönetmenin verdiği oylar ile seçilen ''Gelmiş Geçmiş En İyi 10'' film listesi yıllardır bir numarada bulunan Citizen Kane filmini tahtından etti.Listede izlemediğim ve çok merak ettiğim iki film var;Tokyo Story ve Mirror.Özellikle de Tokyo Story filminin geri dönüşleri oldukça olumlu yorumlardan oluşuyor.Umarım kısa sürede izleme imkanım olur.Her ne kadar bu tarz listelerde kendine yer buluyor olsa da Fellini'nin 8 ½(Sekiz Buçuk

Kitapların Dili # 2


Kinyas ve Kayra Dünyası

    Önce bilgiyle sonra düşünmeyle gelen, insanın kendini üstün görmesi, diğer bütün konuşan yaratıkları ilk bakışta yargılaması belli bir yaşa kadar devam eder.Sonra bir gün fark edilir hiçbir canlının anlaşılabilecek kadar basit olmadığı.İçine kapanık bir çocuğun sınıf arkadaşlarını pompalı tüfekle katlettiğini okursun gazetede.Orta yaşlardaki başarılı mühendisin bir çocuk gibi evinden, ailesinden kaçtığına tanık olursun.Yargılar isabetsiz hale gelir.Çözdüğünü ya da uyanışından yatağına dönüşüne kadar bir gün boyunca neler yaptığını tahmin ettiğini sandığın insanları aslında ne kadar az tanıdığını fark edersin.Ve yıllarca sadece kendini çift hatta daha fazla sayıda hayat sahibi gördüğünden, şaşırırsın bir benzerini başkalarının da yapabilmesine.Hatta senden yüz kitap daha cahillerin aklından geçenleri okuyamadığın için utanırsın kendinden.Oysa onlara benzememek için hiçbir iş yapmamış, hiçbir inanca ve amaca sahip olmamışsındır.Sadece gözlem ve eleştiri vardır hayatında. Ama on sekiz yaşına kadar son derece normal, başarılı, popüler bir çocukluk geçirerek gelmiş bir gencin kendini asmasına tanık olunca bir yudum bile yükselememiş olduğunu anlarsın.

    "Seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır.Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada...Var olan en sağlam zırh insan vücududur.İçindekileri en iyi saklayan kasa odur.Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında.Sadece gördüklerin vardır.Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu.Dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağan üstü bir durumdur.Ve çok zaman isteyen söz konusu olağanüstü ilişki için olağanüstü bir insan olmak gerekir. 

    Dünyanın en iyi üç gitaristinden biri, enstrümanına dair sadece şu kelimeleri söyler: "gitarı ve gitar müziğini anlayabilmekteyim."

Varılabilecek son noktadır anlayabilmek.En üst derecede bilgi gerektirir.Bahsettiğim virtüöz benim ülkemdendir...

    Kim bilir belki bende anlarım kendimi.Anlayabilirim varlığımı.Ya da hepsinden vazgeçtim.Belki bir gün, ben de anlayabilirim suyu, ateşi, toprağı, havayı...Yanlış anlaşılmasın!Ders almak değildir anlamak.Tecrübe asla! Kıyasla da varılmaz bu noktaya.Sadece anladığının farkında olmaktır gereken.Kim bilir,belki ben de derim bir gün, "kinyas'ı ve kinyasın hayatını anlayabilmekteyim."Ancak sanmıyorum.Ne o kadar sabrım var, ne de anlamaya merakım...Ölümlü olduğumu unutamadıktan sonra ne gereği var anlamanın?Tutunsan da aşıklarına, zincirlesen de kendini dostlarına yine de gömülürsün toprağa. Gerekirse hepsiyle beraber gömerler.Firavunlara yaptıkları gibi.

    Anlayan şöyle der: "anlayamasaydım da ölecektim.Daha çok anlamak yormayacak tabutumu taşıyanların kollarını.Çünkü ne daha ağır oldum, ne daha büyük!"

Kinyas ve Kayra / Hakan Günday

Parliament Sinema Gecesi Sunar*


Parliament Sinema Kulübü Pazar Gecesi Sinemasını Sunar...

    Yıllardır alışamadım bilgisayardan ya da dvd'den film izlemeye. Nedendir bilmiyorum ama televizyonda izlediğim eski filmlerin tadını alamıyorum artık çok fazla. Sonlarına doğru yetiştiğim bir efsane Parliament sinema kulübü. Youtube'da dolaşırken rastladım. Son zamanlarına denk gelmiş olsam da herkes gibi o jenerik ve unutulmaz  ''All My Life'' şarkısı hala daha aklımdadır. Televizyonun karşısına geçilir. Battaniyenin altında soğuğa karşı sobamız hazırdır. İçecekler ve meyveler getirilir. Ve o ses duyulur;''-Parliament Sinema Kulubü Pazar Gecesi Sinemasını Sunar...'' Ertesi gün erkenden kalkıp okula gidileceği unutulur. Taa ki kapanış müziği duyulana kadar. Kalkılır doğruca yatağa gidilir ve pazar sendromu başlar. Hafif mide bulantısı ve of'lamalar puf'lamalar. Sabah erkenden okula gidecek olmanın garip hüznü başlamıştır. Yatağa girilir ve bize kısacık olan o uykuya dalınır... 

Cadillac Records/Hookie Cookie Tohumu

''İlk kez siyah bir kız iç çamaşırını çıkarıp da sahneye fırlattığı gün olayın blues söyleyen bir adamdan dolayı olduğu söylendi.Beyaz kızlar da aynı şeyi yapınca bunun adı Rock and Roll oldu.''

Cadillac Records
   1950'lerin Amerikasındayız. Chicago sokaklarının taş duvarları arasında retro kıyafetler, chevroletler ve blues müziği eşliğinde iki saat. Bu üçlü sizin de içinizi kıpırdatıyor ve yüzünüzü gülümsetiyorsa bu filmi hemen izlemeye başlayın. Bir yandan blues ve rock and roll' un doğuşuna eşlik ederken, arka planda ise -Müzik evrensel midir? sorusuna film kendi diliyle cevap veriyor. Yani, Blues-ca!

The Great Dictator/Umudunu Kaybetme!


Dünyanın neredeyse her tarafında bir savaş. Üzerinden yıllar hatta yüzyıllar da geçse eskimeyen ve kendini geliştiren tek 'kültür' savaş sanırım. Yüz yıl önceki bu filmde anlatılanlar ile şuan da yaşanılan sorunlar aynı ve bunlar değişecek gibi görünmüyorlar. Değişmesi gereken kim? Zaman mı, insanoğlu mu ?

Hitler Chaplin!

Yönetmen Günceleri #1

Sinema dünyasının herkes tarafından kabul görmüş en başarılı yönetmenlerinden.Benim için en iyisidir. Hani bazı hikayeler vardır, bir varmış bir yokmuş diye başlayan. Hitchcock ise aynı böyle başlamış sanırım. Çünkü bu insan görünümlü sorunlu canlının başka türlü açıklamasını ben bulamadım. Anlatılana göre baba Hitchcock, bir gün elinde bir kağıt ile oğlunu karakola gönderir. Evet karakola doğru okudunuz. Polis kağıdı okur ve çocugu dogru kodese koyar. Ağlamalar, sızlamalar arasında baba Hitchcock gelir ve ''- yaramazlık yapan çocugun sonu budur!'' diyerek unutulmaz bir ders verir kendince. Hem de ne ders! Bizi belki de Alfred Hitchcock ile tanıştıran bir ders.
''The Pleasure Gordon'' adıyla 1925'de ilk filmini çekmiş ve sinemaya adımını atmıştır. Sorunlu deha sinema için en önemli şeyin sessiz film çekebilmek olduğunu düşünüyordu ilk zamanlar. İlk filmlerini bu yönde çektikten sonra, 1940' da Hollywood'a yerleşir. Öldüğü yıl olan 1980'e kadar tam 66 film çekmiştir. Muazzam bir rakam. Nasıl bir enerji nasıl bir heyecandır ki bu. Atilla Dorsay ile kendi otel odasında yaptığı bir röportajda, aslında biraz değiniyor bu duruma. Konuşmasının bir bölümünde ''-Sinema benim için bir ihtiyaç, başka bir şey gelmiyor ki elimden!'' diyerek, sinemaya ne kadar düşkün ve ona müptela olduğunu belirtiyor. Ama bu sinema manyağı adamı anlatmaya çalışırsal eğer, nevrotik yaşantının doruklarında olan ve bunu gayet ciddi, tonton yüz ifadesi ile saklayan bu arada egosu da vücudu ile orantılı yüksekce olan bir insan, Hitchcock. Gelmiş geçmiş en büyük sinema dehalarından, kimilerine göre(ki buna bende dahilim) en iyisi. Sinema tarihinin en renkli ve en aksi sanatçılarından. Ünlü ressam Ara Güler'de ''- aksi herifin tekiydi.'' diye anlatıyor onu. Filmlerinde kendini göstermesini seven bir adamdı. Buna Cameo adı verilmektedir. Cameo olarak kendini göstermesi ile ilgili olarak ise kendi ağzından şunları söylüyor; ''- Perde de görünmem tamamen yaratıcılık zihniyetiyle yapılmıştı. Perdeyi doldurmak zorundaydık. Fakat bu durum sonradan batıl bir itikata hatta bir ''gag''a dönüştü. Ama oldukça sıkıntılı bir gag oldu; bende artık filmin ilk beş dakikası görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat izleyebilsin diye.'' Böyle de obsesif biri. Mecburiyetten yaptığı bir olayı zamanla kendi kendine takıntı haline getirebiliyor. Çektiği filmlerinin 37 tanesinde bir şekilde görünmüştür. Kimi zaman gazete karesinde kimi zaman otobüs beklerken kimi zaman dekorun ortasına kendini koymuştur. En çok güldüğüm ise ''The Man Who Knew Too Much'' filminde ki sahnesi olmuştur. Kalabalık bir pazar yerinde gösteri yapan akrobatı seyreden yerel giysili Arapları sabit kamera açısıyla çekerken, solda elleri cepte öyle bir giriş yapar ki kendiniz tutamazsınız.

Bu obsesif hali diğer alanlarda da kendini gösterir. Hemen hemen aynı oyuncularla çalışmayı sever yönetmenimiz. James Stewart ve Cary Grant 4'er film ile en çok çalıştığı isimlerdendir. Zaten sarışın fetişti meşhurdur. Başrolde sarışın oyuncu kesin olmakla birlikte bu sarışın hatun kendi gibi donuk ve durgun bir yüz ifadesi ile bilinen aptal sarışın imajının çok dışında portreler çizer. Bu konu ile ilgili ise ''- Filmlerimde hep görmüş geçirmiş sarışınları seçmemin nedenini biliyor musunuz? Biz ancak yatak odasına girdikten sonra fahişeleşmeye başlayan gerçek hanımefendiler peşindeyizdir. Zavallı Marilyn Monroe'da cinsellik, yüzünün her tarafında yazılıydı. Keza Brigitte Bardot'da usta ve kurnaz bir kişi değildi.'' diye açıklar.Her şeyden önce karakter bile olsa hayali bile olsa filmindeki kişilerin zeka kırıntıları taşıyan insanlar olması gerekiyor. Kötü ya da yetersiz kelimelerinin onda tanımı yok. Söyleşide söylediği şu sözler onu daha iyi açıklıyor sanırım; ''- Örneğin bir fikir olarak bir kentin yaşamındaki 24 saati anlatmak istiyorum. Bu filmi başından sonuna kadar kafamda canlandırabiliyorum. Hepsi arka planlar, olaylar tümüyle dairesel bir hareket içinde, bir döngü gibi.. Film sabahın beşinde gün doğarken kapının dibinde yatan serserinin burnunun üzerinde vızıldayan bir sinekle başlıyor.'' Her şeyiyle yaşayan yaptığı işe kendini adayan bir yönetmen. Elimden gelen sadece bu diyerek yaptığı işi sıradan göstersede her zaman kusursuzun peşinde. Kafasının içinde filmi çekmeden oynatabiliyordu, böyle kaç kişi var ki! Usta işi.

Her şeyde ben olmalıyım hastalığı kendini fazlasıyla hissetiriyor Hitchcock'da. (Bu özellik ondan sonra en çok Kubrick'de vardır. Ne garip ikisi de en iyiler arasındadır!) Ehh başta anlattığım hikayeye bakılırsa öyle bir babadan normal bir çocuk bekleyemezdik de sanırım. Hatta iyiki de yapmış. Polislere karşı yaşadığı ve son anına kadar kurtulamadığı bu korku bunca başyapıtın çıkmasının temel nedeni belkide. Belki de salt korku filmlerine yönelecekti adam ki beklenmedik bir şey olmazdı. Her şeyiyle kan ve ölüm olan filmler yapardı belki de. Filmlerini oluşturan gerilim teması için Hitchcock şunları söylüyor; ''- Gerilim ile korku arasında kesin bir fark olduğu halde hâlâ birçok filmde bu ikisi, sürekli olarak karıştırılıyor. Ne demek istediğimi açıklayayım: Şu anda ikimiz son derece masum bir sohbet yapıyoruz. Şimdi, aramızdaki şu masanın altında bir bomba olduğunu varsayalım. Ortada hiçbir şey yokken ansızın 'booom!' ve bir patlama... İzleyici şaşırıyor ve korkuyor. Biz bu şaşırtmacanın öncesinde, izleyiciye son derece sıradan, hiçbir özelliği olmayan bir sahne gösterdik. Şimdi bir gerilim durumunu oluşturalım. Masanın altına bir bomba konmuş ve izleyici bunu biliyor. Belki de anarşistin onu yerleştirdiğini gördü. İzleyici, bombanın saat 1'de patlayacağını da öğrenmiş; şu anda saat bire çeyrek var- dekorda bir duvar saati yer alıyor. Böyle durumlarda, aynı sıradan konuşma birdenbire ilginçlik kazanır, çünkü izleyicinin olaya katılımı vardır. İzleyiciler, perdedeki oyuncuları uyarma özlemindedirler. 'Böyle önemsiz konuları tartışmayı bırakın. Altınızda bomba var, patlamak üzere!' Birinci durumda izleyiciye patlama anında 15 saniyelik bir şaşırtmaca yaşattık. İkinci durumdaysa 15 dakika boyunca bir gerilim yaşar. Buradan varacağımız sonuç, izleyiciyi her seferinde durum hakkında olabildiğince bilgilendirmek gerektiğidir. Burada tek istisna, işin püf noktasının şaşırtmacaya dayandığı, yani bizzat beklenmeyen sonun öykünün doruk noktasını oluşturduğu durumdur.''


İşte. Bu kadar başyapıt nasıl ortaya çıktı bu yazıyla anlatıyor. Sıradan, yapay ve izleyiciyi salt korkutmak amacıyla yapılan ses ya da görüntü efektlerinden bahsetmedi hiç! Ya da el kamerası ile yapılan korkunç! hayalet filmlerini anlatmadı. Saf tedirginlik duygusuna gem vurdu. Gerilmenin olay kurgusu ile nasıl yapıldığını gösterdi yıllarca. Sinema yaptığının farkındaydı. Her ne kadar ticari amaç işin içinde olsa da yaptığı bu iş onun için özeldi ve Hitchcock onun hakkını fazlasıyla verdi. Bir başka görüşünü buraya yazmam gerekli sanırım. ''- Günümüzde yapılan filmler de çok az sinema var. Bunlara konuşan insanların fotoğrafları diyebilirim. Sinemada bir öyküyü anlatırken ancak başka bir yok kalmadığında diyalog kullanılmalıdır. Ben daima öyküyü öncelikle sinemaya özgü bir dille anlatmaya çalışıyorum.'' Hissettiği korkuyu kendi hayali ve sinemasıyla birleştirdi Hitchcock. Tutuklandıktan sonra polis arabasına bindirilen bir suçlunun araba camından dışarı bakarak dışarda ki bardan çıkan, gazetesini okuyan, günlük hayatlarını yaşayan özgür insanları gördüğünde hissettiği acıyı düşünmeye çalışmış ve bunun resmini çizmeye uğraşmıştır. Hem de bu duygudan müthiş korku duyarak. Herşeyiyle kendisini koymuştur ortaya. Kendi korkuları, kendi hayalleri, kendi rüyaları, kendi duyguları. Beyninde canlandırdığı bu resimin ne kadar gerçek ne kadar hayal olduğunu bilmesi bir şeyi değiştirmiyordu. Kocaman düşüncelerini kafasının içinde resimleştiriyordu ya işte. Bunca şeye rağmen her şey onun için bir iş olmaktan öte değildi.''Psycho ya da The Birds filmlerinin korkunç sahnelerini çektikten sonra gece kabuslarla boğuşmam. Her şey benim için orda tamamlanmıştır.'' sözleriyle yaptığı işin farkındalığını ortaya koyuyor.

 

Bu kadar övdükten sonra yazıyı da usta ile kapatmamak olmazdı. ''Aklına en iyi düşünceler geceyarısı gelen bir film yazarı vardı. Ama sabah uyandığında bunların hiçbirini anımsayamıyordu. Bir gün aklına parlak bir fikir geldi. Kendi kendine, ''yatağımın yanına kağıtla kalem koyarsam, aklıma fikir geldiğinde hemen yazarım' dedi. Yatağına yatıp uyudu. Tabii geceyarısı, aklına geliveren müthiş bir fikirle uyandı. Güzelce yazdıktan sonra tekrar uyumaya devam etti. Ertesi sabah uyandığında herşeyi unutmuştu. Ancak tam tıraş olurken: ''tanrım, dün gece aklıma müthiş bir fikir gelmişti ama unuttum, ama dur, yanıma kağıt kalem koymuştum, evet, yazdım da!' diye bağırarak koşa koşa yatak odasına gitti ve kağıdı eline alıp yazdıklarını okudu: ''oğlan, kızla buluşur.'' Bu öyküde biraz gerçek payı da var. Gecenin o saatinde gerçekten çok büyük fikir gibi görünen şeyler, şafağın soğuk ışığında yeniden düşündüğümüzde bize çok çirkin gelir.'' Ne dersiniz?

Kitapların Dili # 1


"Raskolnikov yürürken... 
-Nerede okumuştum, hani bir idam mahkumu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü: 'Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmamda gerekse o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.' Yeterki yaşasındı, sırf yaşasın! Nasıl olursa olsun, ama yeter ki yaşasın!"


Suç ve Ceza - Dostoyevski